Bağlantılar

Anket

Yazarın en beğendiğiniz kitabı hangisi?
 
Şuanda 1 konuk çevrimiçi
Yazar Hakkında Yazdır ePosta

eskilHasan Eskil roman yazmaya 2000 yılında başladı. Bugüne kadar yedi romanı, bir öykü kitabı yayımlandı. En son romanı, Gökçe ile Natel, geçtiğimiz günlerde Günizi Yayıncılık'tan çıktı. Kaleme aldığı yaşam öyküsü ise henüz yayımlanmadı.

Hasan Eskil’in ilginç ve çok renkli bir yaşam öyküsü var. 1943 yılında Konya bozkırındaki Karakaya Köyü’nde bir kerpiç evde dünyaya geldi, 2001 yılında İstanbul’un en yüksek ve modern binalarından birinde faaliyet gösteren Anadolu Hayat’ın genel müdürlüğünden emekli oldu.

 

 


 

 

 

Henüz yayımlanmamış yaşam öyküsü: KERPİÇ EVDEN GÖKDELENE

 

 

Kitabından Bölümler:

 

                                            …

 

Köyüm:

           

Artık doğup büyüdüğüm, ilkokulu okuduğum Karakaya’ya geldiniz. Yolculuğunuz en fazla kırk dakika sürmüştür. Bundan altmış sene önce gelmiş olsaydınız, at arabasında neredeyse bir gününüz geçecekti.

Sağ yanınızda, rahmetli oğlumun adını taşıyan, iki katlı KARAKAYA KÖYÜ MEHMET ÖNER ESKİL İLKÖĞRETİM OKULU size, “Hoş geldiniz” diyecek ve beyaz yakalı öğrencileri el sallayacaktır. İlköğretim Okulu, 1951 yılında inşa edilen eski okulun yıkılmaya yüz tutması sonucu, 1999 yılında yaptırılmıştır. Eski okul zamanında Karakaya’da iki öğretmen zor barındırılırken, şimdilerde okulda on öğretmen görev yapmaktadır. Köylü bunu, okulun bahçesindeki altı lojmanlı binaya borçludur. Üç katlı bu bina sizi yanıltmasın, solunuzdaki Destimanların evinden başlayarak kendinizi tek katlı kerpiç evlerin arasında bulacaksınız. Bir de okulun bahçesindeki, neredeyse altmış yıl önce, öğrenciliğimizde diktiğimiz üç beş akasya ağacına da aldanmayın. Okuldan sonra, ne yolunuzun kenarında, ne de evlerin hayat (bahçe) duvarlarının ardında yükselen ağaçlar göreceksiniz. Mevsim bahar değilse, gözleriniz, çevresine yaşam sevinci saçan elvan elvan kokulu rengârenk çiçekleri de boş yere arayacaktır.

Bu ağaçsız, çiçeksiz köyde sizi yorgun gözlerinin içi gülen insanlar karşılayacaktır. Yabancıyım diye çekinmeyin ve geceleyecekseniz sakın sokakta kalacağım diye telaşa kapılmayın. Köyde otel yoktur ama kerpiç evlerde yaşayan yürekleri sıcacık insanlar vardır. Bozkır insanı müthiş sevgi dolu ve konukseverdir. O günyanığı yüzlerde sevgiyle parlayan gözler evlerinden önce, kalplerinde konuk eder sizi. Sofrası bereketli, yemeği çok çeşitli, ne var ki suyu acıdır. Sofrada içtiğiniz su, bizim çocukluğumuzda kocaman tahta fıçılar içinde Bozdağlar’ın yamacındaki Uçkuyu’lardan getirilirdi. Köye at arabasıyla yarım saat mesafede olan bu kuyulardan su cıngırıkla çekilirdi. (Cıngırık: Kuyunun iki yanına dikilen direklerin ucuna takılan bir kiriş yardımıyla, su dolu kovanın kuyudan çıkarılmasında kolaylık sağlayan düzenek.) 
 
                                                ….
 

Annemle babam evlenmişler:
 

Dışarıda İkinci Dünya Savaşı olanca hızıyla sürerken, 1942 yılının kış aylarında nenem, Karakaya’nın kızlarını bir bir aklından geçirir, dedemle geceleri, “Kara Derviş’ime şu kızı mı, yoksa bu kızı mı alalım?” diye konuşur olmuş. Babam o sırada on dokuz yaşında olsa gerek. Nenem, köyün kızlarının içinde birini gözüne kestirememiş olacak ki, oyalı çemberini başına alıp köyün sınırlarının dışına çıkmış, Konya’da Mevlana Türbesi’nin arka taraflarına düşen Dolav’da anneannemlerin kapısını çalmış. 

Karakaya, Konya’ya otuz kilometre uzaklıkta ve devir kente at arabasıyla gidildiği devir. Nereden bakarsanız altı yedi saatlik bir yol...

Nenem bu yol koşullarını göze aldığına göre, annem hakkında sağlam istihbarat almış olsa gerek…

Anneannemler kapıyı açtığında büyük bir olasılıkla nenem, “Tanrı misafiri kabul eder misiniz?” demiş, onlar da “Buyurun, buyurun” demişlerdir. Görücülük de âdet böyledir çünkü. Bir de nenem kendine en çok yakışan şalvarıyla sıkmasını (bluzunu) giymiş, başına da oyalı çemberini bağlamış olsa gerek. Oyalı çemberinin üstüne, kendi keçilerinin tiftiğinden elleriyle ördüğü atkısını almıştır… Şalvar yerine manto giymiş olabilir mi? Savaş yıllarında yokluk çekerken bunu yapamadığını düşünmek daha doğru

Köylü kadınlar annemi babama yakıştıramamışlar ama kentli Alimoğullarının sarı Aliye’si ile köylü Eskillerin Kara Derviş’i evlendikten sonra birbirlerini sevmişler ve bu evlilik ikisi erkek, biri kız, üç çocuğun dünyaya gelmesine önayak olmuş. Ben, sarışın, mavi gözlü annemle; buğday tenli, kahverengi gözlü babamın ilk eseriyim ve yeşil gözlerimle ikisinin ortasında bir yerlerdeyim. Kumral ve mavi gözlü olan benim küçüğüm Rasim annemi daha fazla temsil ediyor. En küçüğümüz rahmetli Ümran’sa, babamın kopyasıydı.

Üç kardeş de Konya’nın Karakaya Köyü’nde doğmuşuz.   
 

Çocukluk Yıllarım ve İlk Eğitimim:
 

Kadınlar evi silip süpürme, akşam ev halkının önüne sofra koyma işlerinde yaz günlerine kıyasla daha az yorulduklarından, geceleri, üstünde gaz lambasının yandığı küçük sehpanın çevresinde dikiş dikip çorap örmeye, eskiyen giysileri yamamaya ve yaygı (örtü) işlemeye zaman ayırabilir hale gelmişlerdi.

Böyle gecelerde çocuklara masal dünyasının kapıları aralanır; Keloğlan, Arap Üzengi, Huri, Gevher Hanım masalları, Nasrettin Hoca fıkraları dinleyenlere, gözlerinin sevinç ve heyecanla parladığı, bazen de hüzünle perdelendiği anlar yaşatırdı. Bu arada taze kavrulmuş sütlü buğday kavurgaları, evlerde kol gücüyle döndürülen değirmen taşlarında bulgur ve kavrulmuş kenevirin birlikte öğütülmesiyle elde edilen yağlı düğüler, kuru üzümler yenir, evin dedesi yatmaya gitmişse, sesi güzel olan evin kızına, gelinine türküler söyletilirdi.

Bazı geceler evin dedesi yatmaya gitmekte gecikirdi. Ondan İstiklal Harbi anıları dinlenir; Mustafa Kemal’ler, İsmet İnönü’ler yarı karanlık mabeyini parıl parıl aydınlatırlardı. Dedemin İstiklal Harbi anılarını, büyük dayımın Sarıkamış’ta çektikleri çileler izler; o zaman yarı aydınlık mabeyin elemli bir alacakaranlığa bürünürdü. Hele büyük dayımın (babaannemin kardeşi Ahmet Dayım) aç kaldıkları, bitlendikleri, dizlerinde derman kalmadığı Sarıkamış dönüşünü anlattığı akşamlar, mabeyinin elemli alacakaranlığı nenemin, annemin hıçkırıklarıyla beslenen bir cenaze evine dönüşürdü. Büyük Dayım ve arkadaşları günlerce aç kalmışlardır. Karlı dağların altında bir köy görürler. Gidip ekmek isteyeceklerdir ama köy ya Ermeni köyüyse?.. Sonunu bildiğimiz öyküyü beşinci altıncı kez dinlerken bile, “Ne olur o köy Müslüman köyü olsun” diye dua ederdik. Annem, “Konya’ya Yunan girdi” şayiasının çıktığı gün, anneannemlerin onu nasıl beşikte unutup evlerinden kaçtıklarını anlatırdı sonra. Kadınlar dertlenir, biz çocuklar gece yatağımıza girdiğimizde masalları, dedemizin, büyük dayımızın anlattığı savaş öykülerini ve annemin beşikte unutulmasını yeniden yaşar; sınırsız hayallere dalar giderdik.

Daha sonra bu masalların bir kısmını romanlarıma alacak; dedemin ve annemin anlattığı öyküler Bıçak Sırtında, büyük dayımın anlattığı Sarıkamış anılarıysa Gökçe ile Natel romanlarım için esin kaynağı olacaktı.  
            

                                     ….

Öğrenim soframıza bir tabak daha konmuştu ve içinde o güne kadar adını bile duymadığımız bir meyve vardı: Türklük! Biz Türk’tük ve Türklüğün bir andı vardı. Pazartesi günleri, “Türküm, doğruyum, çalışkanım!” diye haykırırken hançerelerimiz yırtılırdı. İlk günlerde Türk olduğumuzu duyan köyün yaşlıları, “Önce Müslümansınız!” diyerek yanlışımızı düzeltmeye çalıştılar. Onlara sesimizi çıkaramadık ama pazartesi günleri gene “Türküm!” diye ve biraz daha yüksek sesle bağırdık. Çocuktuk. Türklük ne, önce Müslüman olmak ne bilmiyorduk. Ama hep bir ağızdan “Türküm!” derken heyecan duyuyorduk. Bir de “İstiklal Marşı”mız vardı! Seslerimiz birbirine uymadan ve içindeki pek çok sözcüğün anlamını kavrayamadan onu da heyecanla hep bir ağızdan haftada iki kez söylemeye başladık.

Alfabeyi okumaya başlamamız heyecan vericiydi. Komşu çocukları bir araya gelip soba başlarında fişlerin sözcüklerini okuya okuya ilerliyorduk. Annelerimiz okumamızı imrenerek izler, babalarımız da sürekli olarak zor bildikleri matematik soruları sorarlardı. “Ahmet Ağa’nın elli beş koyunu var, altısı öldü, otuz üçü kuzuladı, şimdi kaç koyunu var?” sorusuna doğru yanıt alınca, göğüsleri gururla kabarır, başkalarına da anlatırlardı. En zor soru da, üç dört ailenin farklı sayıdaki koyunlarını bir araya getirerek bir çobana teslim etmeleri sonucunda çobanın altı aylık ücretinin bu aileler arasında nasıl paylaştırılacağıydı. Bu sürüye sonradan ilaveler yapılır, ölümler nedeniyle hayvanların sayısında azalmalar olurdu. Tıpkı ileri de karşılaşacağımız havuz problemleri gibi zor bir soruyla boğuşur dururduk… Aslında bu ekleme ve eksiltmelerin sırf bizi uğraştırmak için uydurulduğunu çok sonraları öğrenecek, aynı muzipliği biz okula yeni başlayan çocuklara yapacaktık… 

Annemle babam, Cumhuriyet’le yaşıt insanlardı. Annem Konya’da büyümüştü. İki ayrı köyde arazileri olduğu için bir taraftan da yazları ailesiyle köye gitmişti. İstanbul’da yazın Ada’ya gitmek neyse Konya’da da köye gitmek varlıklı olmak işaretiydi herhalde. Bu arada Meram’da bağ sahibi olmayı da unutmayalım. Biz küçükken zengin tüccarlardan, “Meram’da bağı, Türbe önünde evi” olan adam diye söz ederlerdi. Demek ki kent soylu zenginler Meram’da bağ, kırsal kökenli olanlar da köylerde bol arazi sahibi olmuşlardı. Ama, Konya ovasında ağalık denen feodal yapı hiçbir zaman oluşmamıştı.
 

Yeni Bir İlgi Alanı:
 

1999 yılında Reasürans görüşmeleri için Londra’ya gitmiştim. Öğleye doğru M & G şirketindeki randevuma gittiğimde, benimle görüşecek olan müdürün işinin çıktığı, bir alt makamda birisiyle görüşeceğim söylendi. Ben de bunu hakaret kabul ederek otelime döndüm. Çok canım sıkılmıştı. Odama çekildim ve rapor kâğıtlarının arka yüzüne öyküler yazmaya başladım. Gece yarısına kadar, birbiriyle bağlantılı tam altı öykü yazmıştım...

İstanbul’a dönüşte bu öyküleri biraz daha geliştirip -yeğeni Elif Eroğlu Hanım’la- Attila İlhan’a gönderdim. Üstat okumakta bir hayli nazlandı ama gecikmeli de olsa okudu ve bana övücü sözler söyledi. Oysa o güne kadar ben şiirle    uğraşmış,sınav kâğıtları, teftiş raporları ve mektuplar dışında düz yazıya elimi sürmemiştim.

Attila İlhan’ın övgüsü beni müthiş teşvik etti. Bu kez oturup o altı öyküyü roman haline getirdim. “Köprüde Kadınlar Var” böyle ortaya çıktı. Üç yayınevine gönderdim. Biri romanımı “çok didaktik” buldu, diğerleri yanıt bile vermedi. Buna rağmen yazmaktan yılmadım. Yazmak hoşuma gidiyor, sabahın köründe uykumdan uyanıp bir önceki gün kaldığım yerden yazmaya devam ediyordum.

2000 Yılının Eylül’ünde Antalya’da güzel bir otelde acenteler için toplantı düzenlemiştik. O sırada Antalya Gazipaşa’da yaşayan Fikret Otyam’la eşi sevgili Filiz Hanım’ı otele davet ettik. Yemekte arkadaşlar Fikret Usta’ya benim roman yazdığımı söylediler. Ne kadar engel olmaya çalıştıysam da iş açığa çıktı ve içlerinden biri, benden okumak için aldığı kopyayı getirip Fikret Usta’ya verdi.

Fikret Otyam çocukluğumdan beri yazılarından tanıdığım bir gazeteciydi. Gençlik yıllarımda onun gezi notlarını büyük bir hayranlıkla okurdum. Beni etkileyen, kendi yazarlarımızdan biriydi Fikret Usta. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Mahmut Makal’ların yanında…    

İstanbul’a geldiğimde de ressamlığı büyülemişti beni.

Ertesi gün Otyamlar ortada fazla görünmediler. İkinci gecenin sabahında aradı Fikret Usta. “Abi ne muazzam bir kitap bu böyle?” diyerek… Arkasından da, “Uykumun içine ettin!” diye küfürler sıralayarak.

Sabahın köründe uyanmıştım. Antalya’nın üstünde ılık, ipeksi bir şafak aydınlanıyor, bu şafak benim içime doluyordu. Kulaklarımda Fikret Usta’nın, “Abi ne muazzam bir kitap bu böyle?” sözleri… Gerçek anlamda üstat bildiğim iki insandan arka arkaya aldığım ikinci övgüydü bu. Güneşi zor doğdurdum. Neredeyse dağların arkasına uzanacak ve perçeminden tutup çıkaracaktım. Kahvaltıya koştum. O mübarek sakallı yüzde, beynindeki aydınlığın ışıldadığı bir çift sevecen çakır göz!.. Yapma usta, beni bu kadar övme… Ben utangaç bir adamım… Yok kitabımı hemen bastıracakmış da… Keşke Orhan Kemal sağ olup kitabımı okusaymış da… Dur üstüme gelme be usta. Sen böyle yaparsan ben kalemi elimden bırakabilir miyim?

Bırakamadım da… Bu konuşmadan sonra geceleri uykumu tümden yitirdim. Yeni bir romana başladım. Yazmaktan kendimi alamıyordum. Fikret Usta’nın deyişiyle tezgâhta her zaman bir kitap dokunur oluyordu ve ben halimden memnundum.  
 

                                                ****

Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Haziran 2009 21:52 )
 
 
  Design by augs-burg.de & go-vista.de  
 
     
 
   
Design by windows vista forum and energiesparlampen