|

Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde okuyordu. Yaz tatili başladığında, uzun bir ayrılıktan sonra annesine ve Nihal’e kavuşacağı için enikonu heyecanlıydı. İki kişiyi çok seviyordu: Biri annesi, diğeri de Nihal. Zaten dünyada ikisinden başka kimsesi yoktu.
O daha bebekken annesiyle babası boşanmışlar, annesi onu alıp bu küçük kente taşınmıştı. İstanbul’da yaşayan babasını hiç görmemişti. Okuldan döndüğü o gün yaşamı alt üst oldu: Çarşıda Nihal’i un fabrikatörü Faruk Bey’in oğluyla gördü. Sevdiği kızı başkasına kaptırmamak uğruna kavga etti. Bütün şehir onu yaban görüp, üstüne geldi. Dövüldü, sövüldü, gururu kırıldı; her şeye katlandı ve sevdiğinden vazgeçmedi. Nihal’in ailesi kızlarını babası belli olmayan birine vermek istemeyince de kolu kanadı kırıldı. Kimdi o? Nasıl bir babanın oğluydu? Sevdiği kıza kavuşabilmek için yaşamının bu karanlık sayfasını aralamaya kalktı ve hiç beklemediği olaylarla karşılaştı. Romandan Bir Bölüm:
…
Cavidan Hanım otomobili park ediyor. Ağaçlıklı bir yoldan geçerek, eski ama bakımlı bir köşkün bahçesine geliyoruz. Sol tarafta aşağılarda mavi sularıyla Boğaz, yatağına uzanmış uysal bir sevgiliyi andırıyor. Kocaman bir gül bahçesinin köşkle birleştiği sahanlıkta beş kişilik bir orkestra klasik müzik konseri veriyor. Kemanların buğulu sesi bizi yalayarak geçip Boğazın sularına dökülüyor. Gül bahçesinin yakınında bir masa seçiyoruz. İnsanlar konserin büyüsüne kapılmış, konuşmayı unutmuşlar. Müziğin ve güllerin kokusunu doya doya içlerine çekiyor ve aldıkları bu nefesle kim bilir hayallerindeki hangi âlemde yaşıyorlar. Kendimi müziğin ve doğanın müşfik ellerine bırakıyorum. Gülün eflatununu ilk kez görüyor, sarının ipek yumuşaklığını da ilk kez hissediyordum. Kırmızının içime işleyişi acı vermiyor, beyaz yüreğimi serinletiyor…
“Ey güzel insanlar, rengârenk güller, yapraklarından sevinç fışkıran ağaçlar. Beni üzen ne varsa içimden atıp sizi yerine koymak istiyorum! Hepinizi içime doldurmak istiyorum. Müziğin ezgisi dolun içime. Sizi koklamak, öpmek istiyorum! Çünkü… Çünkü yaşamak istiyorum!”
Beyaz bir el elime uzanıyor, önce hafiften tutuyor, sonra içine almaya çalışıyor. Dönüp bakıyorum. Gözlerini aşağıdaki mavi sulara koyuvermiş, sandalyesinde oturmuyor, bir tatlı rüzgâr gibi esiyor; içime, bahçeye, köşke... Güllere bir buğu gibi tutunuyor.
“Cavidan Hanım...” Parmağını ağzına götürüp “sus” işareti yapıyor.
“Susamam Cavidan Hanım” diyorum içimden. “Siz olmasaydınız ben ne yapardım? Bu olanlardan sonra hangi tozlu sokakta bir pösteki gibi sürünüyor olacaktım. Siz benim elimden tutmasaydınız, köksüz bir ağaç gibi şu koca kentin hangi kaldırımının üstüne devrilecektim? Ayaklar altında ezilecektim. Önce ben beni ezecektim.”
Uzaklardan bir yerlerden vapur düdüğü geliyor. Daldaki kuş uçup o sese doğru gidiyor. İki çocuk koşarak gelip annelerinin kulağına bir şeyler söylüyorlar. Anneleri, “Olur” anlamında başlarını sallıyor. Kemanlar daha hareketli bir parçaya geçiyor. Cavidan Hanım’ın elimi saran parmakları içimde hoş titreşimler yaratıyor. Sıkıntılarımın azaldığını, ferahladığımı duyumsuyorum ve kendimi mutluluk havuzunun ılık sularına bırakıveriyorum. Yüzmek için çaba sarf etmeme gerek yok. Suyun içinde eriyip gidiyorum.
“Neden kavga ettin?”
Orkestra susmuş, herkes kahvesini ya da içkisini içerken, o alçak sesle konuşmaya başlamıştı.
****
|