Bağlantılar

Anket

Yazarın en beğendiğiniz kitabı hangisi?
 
Şuanda 1 konuk çevrimiçi
Teftiş Öyküleri Yazdır ePosta

Müfettişlik zor bir görevdir. Güzel Yurdumuzun hemen hemen tüm il ve ilçelerinde açılmış bulunan banka şubelerini teftiş etmek üzere, eşlerinden, çocuklarından, ailelerinden, arkadaşlarından ayrılan müfettişleri mesleki zorlukların yanısıra yöresel gelenek ve göreneklerle çeşitli iklim ve barınma koşulları gibi yerel sürprizler de bekler.

 

Sevgili Hasan Eskil, hepimizin gerçekten çok severek ve büyük bir özveriyle yaptığı bu görevde karşılaştığımız ilginç olayları ve bu olaylarda yer alan “yurdum insanı”nın davranış özelliklerini okurlarına çok güzel yansıtmış.

Beni 70’li yıllara geri döndüren, o yıllarda birlikte çalışma onurunu duyduğum eski müfettiş arkadaşlarımla “hatıralarımızda” tekrar buluşturan Hasan Eskil’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Kalemine sağlık Hasan’cığım.

M.Atakan Yumrukçal

Türkiye İş Bankası A.Ş.

Teftiş Kurulu Başkanı

(1997-1999)

 

 

Kitaptan Bir Bölüm:

 

                                                …

 

 Grup amiriyle görevli memuru taksiye bindirdi ve yola çıktılar. Grup amiri yanında, memur önde, şoförün yanında oturuyordu. Sinirinden bir sigara yakıp renkleri giderek solan ovaya göz gezdirdi. “Akşam oluyor, yollarda bir halt olmasaydı!”

Şoföre baktı, şoför fazla tasalı görünmüyordu. Bir parça rahatladı, yanında oturan grup amirine döndü. “Yahu, Selim’i nasıl suçladın elinde delil olmadan? Yoksa aranızda bir düşmanlık mı var? Eğer öyleyse çıranı yaktım demektir!”

“Vallahi müfettiş bey aramızda öyle bir şey yok.”

“Peki kardeşim, bu kadar ağır bir suçlama için nedenlerinin olması gerekir.”

Grup amiri bir süre düşünceye daldı. Sonra alçak sesle konuşmaya başladı: “Söylerim, amma yazmayacaksınız.”


Müfettiş bu teklifi, “Bak buna söz veremem” diye geri çevirdi. “Çünkü iddianı yazıp altını imzalattım. İddianın dayanağını da yazmak zorundayım.”

Bu kez yeniden bir tartışma başladı. En sonunda, “Söyle be, yazmayacağım!” dedi.

Grup amiri tedirgin bir sesle konuşmaya başladı, ancak konuştukça da rahatladı. “Efendim, dün merkez şube müdürü ifadelerimizi aldıktan sonra, bizim müdür beyle ne yapacağız diye tasalanırken benim aklıma Kızıltepe’deki şeyh hazretleri geldi. Daha önce görmüşlüğüm yok, amma duymuşluğum var. ‘Her şeyi bilir mübarek’ diye ünü buralara kadar gelmiştir. Müdür beye, ‘Kalkın şeyhe gidip yardım isteyelim’ dedim. Müdür bey ve arkadaşım Süleyman’la birlikte taksi tutup Kızıltepe’ye gittik.”

“Gece?”

“He ya, dün akşam. Kızıltepe’ye vardığımızda hava kararmıştı. Şeyhin adamını kahvehanede bulduk. Dedik, böyle, böyle. Kurban, şeyh hazretleri bize bir yardım etsin!”

“Eee?”

“Şeyh hazretlerinin adamı bizi önce bir hamama götürdü ki, boy abdesti alalım, şeyhin yanına temiz çıkalım. Gittik hamama, yıkandık çıktık.”

Ön koltukta oturan memur arkaya dönmüş şefinin anlattıklarını dinliyordu. Şefinin konuşmasını, “Ağabey, parayı... parayı...” diye ortasından böldü.

Servis şefi, “Ha tabii, şeyh hazretlerinin adamı, bizi hazrete götürmek için beş bin lira aldı” diyerek unuttuğu önemli bir konuyu hatırlattığı için önde oturan Süleyman’a minnet dolu gözlerle baktı.

Müfettiş, “Off, çok para!” diyerek iç çekti.

“Olsun müfettiş bey, bizim namusumuz temizlensin de! Bu uğurda paranın lafı mı olur! Gittik şeyh hazretlerinin evine. Oturduk üçümüz bir divana. Adamı içeriye haber vermeye gitti. Biraz sonra şeyh hazretleri geldi. Öyle mübarek bir zat ki müfettiş bey, Allah sizi inandırsın, görünce insanın yüreği titriyor. Öyle değildir Süleyman?”

“He ya, öyledir Mustafa ağabey.”

“Eee?”

Mustafa bey, müfettişin yüzüne, “Acaba dalga mı geçiyor?” diye şüpheyle baktı. Oysa o, eşkıya korkusunu falan kafasından atmış, bütün ciddiyetiyle yanındaki adamı dinliyordu.

Servis şefi konuşmasını sürdürdü: “Şeyh hazretleri bize doğru geldi, zaten ayaktayız. Avucunu açıp elini ileri uzattı. Elinde bir şey vardır Süleyman?”

“Yoktur, Mustafa ağabey.”

“Sonra iki elini birbirine yapıştırdı. Sürti, sürti, sürti. Elini bir çekti ki, elinde uzun bir kâğıt ve üstünde suretler.”

“Ne sureti?”

“İnsan sureti müfettiş bey. Hani bizim senetleri çektiğimiz makinelerin kâğıt şeridi var ya, işte öyle bir ince uzun kâğıt ve üstünde insan resimleri.”

Mustafa Bey sürekli olarak müfettişin mimiklerini kontrol ediyordu. O ise, öykünün devamını duyabilmek için çok ciddi bir tavır sergiliyordu.

“Evet?”

“Bir elindeki suretlere, bir bize baktı; sonra bana, ‘Kayıp sendedir!’ dedi.”

“Peki, neden Selim’i suçladın öyleyse?”

“Müfettiş Bey, ben bu sözleri duyar duymaz şeyh hazretlerinin ayaklarına bir kapanmışım ki o kadar olur. ‘Aman şeyhim, para bende yok. Kurban olayım bana kıyma!’ diyerek yalvardım. Şeyh, hiçbir şey söylemeden odasına çekildi. Biz bekliyoruz. Yanımızda kalan hazretin adamına derdimizi bir daha bir daha anlatıyoruz. Sağ olsun o da bizimle bir ilgileniyor ki… Adam tam bir ev sahibi! Her şeyi tek tek soruyor. Sonunda konuşma bitti ama şeyh hazretlerinden bir haber yok. Biz de çaresiz bekledik… bekledik. Artık dayanamayıp adamına, şeyh hazretlerini kızdırmaktan da korkarak, ‘Hadi lo, mübarek zata bir daha rica et bizim için’ dedik.”

“Eee?”

“Şeyhin adamı beş bin lira daha aldı ve yandaki odaya geçti. Bir süre sonra şeyh hazretleri bulunduğumuz odaya yeniden geldi.” Mustafa Bey, durup müfettişin mimiklerini bir daha kontrol etti. Kendisini ciddi bir biçimde dinlediğinden emin olunca sözlerini kaldığı yerden sürdürdü. “Mübarek, elini açtı müfettiş bey.” Memura döndü: “Elinde bir şey vardır Süleyman?”

“Yoktur, Mustafa ağabey.”

“Öbür elini, bize açtığı elinin üstüne yapıştırdı. Sürti, sürti, sürti...”

Müfettiş iyice sabırsızlandı ve içinden, “Yeter sürttürdüğün, haydi açtır artık şu elini” diye geçirdi. Çünkü bu kez şeyhin elinde ne olduğunu gerçekten merak ediyordu.

“Elini bir açtı müfettiş bey, avucunun tam ortasında bir kurşun!”

“Kurşun mu?”

“He, vallahi öyle?”

“Ne yaptı kurşunu?”

“Ne yapsın müfettiş bey? Kurşuna baktı, baktı ve ‘Kurşunun ucu İzmir’i gösteriyor’ dedi.”

İşler komediye dönüşmüştü. “Yani bizim paralar İzmir’e gitti, öyle mi?”

Mustafa Bey, müfettişe, “Ne kadar safsın” der gibi baktı ve sözlerini büyük bir ciddiyetle sürdürdü: “Tabii siz bilmiyorsunuz. Merkez şubedeki parayı sayan veznedar Selim var ya, o İzmirli müfettiş bey. Şeyh hazretleri bunu söyledi işte!”

Müfettiş Erhan gülmekle ağlamak arasında bir duruma düştü ve gülsün mü yoksa ağlasın mı bilemedi.

“Yani, siz şimdi Selim’i bunun için mi suçladınız?”

“İşte her şey ortada müfettiş bey.”

“Yahu böyle bir şeye nasıl inanırsınız?”

 

                                                ****

 
 
  Design by augs-burg.de & go-vista.de  
 
     
 
   
Design by windows vista forum and energiesparlampen