HASAN ESKİL’E YÜREKTEN BİR MERHABA..
Yatağa kaçta girersem gireyim okumadan uyuduğumu anımsamıyorum, o gece elimde Hasan Eskil’in romanının kopyası vardı.
Gün, o seyri doyumsuz Antalya Beydağları’nı şavkıttığında son sayfayı çevirmiştim gözümü kırpıtmadan!..
Gün Beydağları’na değil, Hasan Eskil üzerine doğmuştu; yeni / has / yalansız / dolansız / içten / candan / gerçekçi / duygulu yeni bir yazarın üzerine..
Elinizdeki bu roman, ünlü yazarımız Orhan Kemal’in “Aydınlık Gerçekçilik” görüşüne / savına / en güzel, ama en güzel örnektir. Birşeye hayıflanıyorum, o da romanı Orhan Kemal Usta’nın okumadığı.
“Feminizmi” savunan kentsoylu bayanlar, inanıyorum ki Anadolu kadınının onurları için / analarının ak sütü gibi doğal hakları için / savaşını / direncini / yalansız, dolansız bu romanda bulacaktır.
Hasan Eskil, bu yapıtıyla “Orta Anadolu’ya ışık tutan adam”dır.
FİKRET OTYAM
Romandan Bir Bölüm:
….
Hacıların köşeyi döndükten sonra arkasına baktı. Mustafa’nın gelmediğinden emin olunca, zarfın ağzını yapıştığı yerden dikkatle açıp, içinden mektubu çıkardı. Mektubun katını açınca arasından üç resim çıktı. Önce resimlere baktı. Yirmi yaşlarında ince yüzlü bir kız, içki masasına oturmuş, şarap şişesinin yanından kendisine gülüyordu. Ali heyecanla öbür resme baktı; aynı kız çimlere uzanmış, ağzına da bir çiçek almıştı. Üçüncü resimde divanın arkasına başını dayamış, ayak ayak üstüne atmıştı. Bu resme dikkatle baktı. Eteğin altından görünen ince bacaklardan gözlerini uzun süre ayıramadı ve içi ürperdi. "Kız çok yavru be!" Resimlere tekrar tekrar baktı. "Şu gözlere, şu dudaklara bak! Bacakların güzelliğine bak!" Sonra mektuba bakmak geldi aklına, bir çırpıda okudu ve içinden, "Vay deyyus vay, fiyatı bir buçuk katına çıkarmış!" diye geçirdi. Resimlere bir daha baktı. "Bu kıza da değer amma!" dedi ve kalbi heyecanla çarparak Parmaksız Duran’ın evine doğru koşarcasına yürüdü. İçindeki sevinç ve heyecan topallamasını artırmış gibiydi. Her zamankinden daha fazla sağa yaylanarak Hacıların evini geride bıraktı. Uzaktan harman yerleri, harman yerlerinden önce de Duran’ın evi göründü.
Ören’de harman yerlerindeki hareketlilik giderek azalmaya başlamış; traktörü olanlar işlerini çoktan bitirip buğdaylarını ambarlara, samanlarını samanlıklara koymuşlar, fazla samanlarını da loda yapmışlardı. Ekinlerini biçerdövere işletmeyenler tınazları savuruyor, buğdayın içindeki saman çöplerini eliyorlardı. (Loda: Üstü toprakla örtülerek saklanan saman ya da tahıl yığını.)
Bostanlardaki karpuz ve kavunlar olgunlaşmış, traktör römorkları ve at arabaları Ören’e bu kez kavun, karpuz taşımaya başlamışlardı.
Ama bunların hiçbiri Ali’nin umurunda değildi. "Görecekler Topal Ali’nin baranasını! Öyle bir kız getireceğiz ki şanı tüm ovayı tutacak, Örenlinin de aklı şaşacak!" Duran’ın bahçe kapısını yumruklarıyla dövdü. İçindeki sevinç dışına taşıyor, hareketlerini kontrol edemiyordu. "Çık Parmaksız dışarı, çık da İstanbul’dan gelecek goncanın resimlerine bir bak! İstanbul goncası Ören’de renk renk güle dönünce, neyi koklayacağını gör! Gör de bu Ali kardaşının ellerini öp! Heey aslanım be!" (Barana: Arkadaş grubu.)
O ara Duran kapıyı açtı ve Ali’yi heyecan içinde elinde bir zarfı havalarda sallarken buldu. Arkadaşının yaptığı tuhaf hareketlere bir anlam veremedi.
"Ne bu halin Topal? Kapıyı kıracaktın neredeyse!"
Ali elindeki zarfı havada sallamayı sürdürürken, "Çeşmelerin tası öğürüm, hovardaların hası öğürüm! İstanbul’un en kral kızı sana kurban olsun!" dedi.
Duran Ali’nin sözlerinden elindeki zarfın içinde İstanbul’dan getirecekleri kızla ilgili bir mektup olduğunu anladı ve arkadaşından almak için uzandı. "Haline kılığına bakmadan şair de mi oldun Topal? Ver bakayım ne yazıyormuş şu mektupta?"
Ali oyuncağını arkadaşından kıskanan bir çocuk gibi hariciyeye doğru koşarak mektubu Duran’dan kaçırdı. Hariciyenin köşesinde durup zarfı bir kez daha elinde salladı. (Hariciye: Ailenin oturduğu evin dışında, erkeklerin geceleri toplanıp eğlendiği iki odalı yapı.)
"Yoo, öyle bedava olmaz bu iş Parmaksız! Kızı veririm, amma kuzu isterim!"
Duran arkadaşının peşinden koşmadı ve uzaktan uzağa, "Bana bak Topal, istediğin kuzu olsun. Şu zevzekliği bırak allasen! Çocuklar gibi köyün içinde kovalamaca mı oynayacağız? Köylü halimizi görürse, ‘Bu eşeklerin yemleri fazla geldi’ diye laf eder valla. Neyse şu mektubu ver de bakayım hele."
"Buraya kadar gel, elimi öp öyleyse!"
Duran söylenerek arkadaşının yanına kadar gitti. Ali, "Kuzuyu isterim ha!" diyerek zarfı uzattı. "Al Parmaksız, al da gözün kız görsün! Gözün kız görsün ki, aklın tavana vursun!"
Duran, Ali’nin uzattığı zarfı kaparcasına aldı ve ağzını açtığı anda da içindeki resimleri gördü. "Bu resimler?.. Bizim kız işi oldu mu yoksa?.. Hem de resimleri var!.." Resimlerin üçünü de hızla zarftan çıkarıp tekrar tekrar baktı. Bakarken yüzü güldü, kırmızı yanakları daha bir kızardı ve resimlere her bakışında ağzından kızın güzelliğini göklere çıkaran ve şaşkınlığını açığa vuran sözler döküldü. "Aman Allahım!.. Bu ne ya Topal? Bu ne güzellik böyle! Olamaz! Böyle güzel bir kız olamaz! Şimdi bu kız bizim mi olacak? Bunu mu oynatacağız? Benim hariciyemde bu mu yatacak?" dedi durdu.
Böyle zamanlarda hemen ön plana çıkan Ali şapkasını havaya attı ve yere düşmeden tutarken, "Heyt be bize Topal Ali’nin baranası derler!" diye bağırdı. "Bu kış, bugüne kadar ovanın görmediği güzellikte bir kız oynatacağız! Şan olacak ovaya, şan!"
Duran elinden resimleri bırakamıyor ve hayranlıkla birini bırakıp diğerine bakıyordu. "Topal ya!.. Topal!.. Bu kız çok güzel, Topal!.."
Dili tutulmuş gibi durmadan aynı şeyleri tekrarlıyordu. Ali arkadaşının bu haline kahkahalarla güldü ve hemen böbürlenmeye başladı. "Güzel ya! Arkadaşın İstanbullara kadar boşu boşuna gitmedi oğlum."
****