|

Bozkırın ortasında gözlerden uzak bir yaşam süren Sarnıç köylüleri, 1920 yılının acı baharında İstanbul'un işgal edildiğini duyunca şaşırdılar.
Neler olduğunu öğrenmesi için Balkanlı Ahmet'i Konya'ya gönderdiler. Gelen haberler şaşkınlıklarını bir kat daha artırdı: Padişah yerinde duruyordu ama Mustafa Kemal Paşa kendisine başkaldırmış ve asker toplamaya başlamıştı. Padişah'sa onu ve arkadaşlarını asi ilan etmişti. Bundan sonra Balkanlı Ahmet, sık sık atına atlayıp Konya'ya gider; Sarnıçlılar da dünyadan haber alır oldular. Bir süre sonra Büyük Millet Meclisi'nin açıldığını öğrendiler. Hem de Padişah yerinde dururken!.. İyice şaşırdılar. Kime itaat edecek, kimin emrinde askerlik yapacaklardı? Askerlik yaşı gelen altı delikanlı, o yaz askere gitmek için köyden yola çıktı. Ama bunlardan biri, Batı Cephesi'ne asker götüren trenden atlayıp Mustafa Kemal'e isyan edenlere katıldı. Konya'da ve küçük Sarnıç'ta derin acılara yol açan Delibaş Mehmet'in önderliğindeki isyancılara… Romandan Bir Bölüm: … Göç katarı tarlaların arasından kıvrılarak giden yolun sonuna geldiğinde bir annenin feryadı sessizliği paramparça etti: “Çocuğum! Yavrum! Kızım beşikte kaldı! Yavrumu beşikte unuttum!” Bu acı dolu feryat kederli yürekleri yerinden oynattı. Kimdi kalan? Neden kalmıştı? “Durdur katarı Ali Ağam, kızım kaldı!” Katar dursun mu? Durmalı mı? Gâvur nerelerde? Köyden çıkalı ne kadar oldu? Yarım saat mi? Daha mı fazla? Git gel bir buçuk saat kaybı neye mal olur? “Durdur Ali Ağam! Celil Ağam, Mustafa Ağam! Durdurun katarı!” Bu kadar insanın sorumluluğunu kim üstlenecek, katarı kim durduracak? Bir bebeye karşılık iki yüzün üzerinde can! Alınan bu kadar yol! “Siz durmazsanız, ben dönerim!” Ayağında yamulmuş yemenisi, bacağında yamalı dokuma şalvarı, üstünde soluk kara işliği, başında taş basması pullu yeşil örtüsüyle Eminlerin Havva döndü geriye, koptu kervandan, tozlu yoldan köye doğru koşmaya başladı. İnsanlar durup baktılar. İnsanlar durunca atlar, katırlar, eşekler de durdu… ama onlar bakmadılar. Öylece yeni komutu beklediler. “Dur gitme allı gelinim. Bırak kalsın o bebe! Daha sen yollarda yanındaki kaynanandan, kayınbabandan vazgeçip kendi canının derdine düşecen!” Doğulu olanca gücüyle Havva’nın arkasından bağırıyordu: “Kendi canının derdine düşmeden geri dön Havva Gelin!” Koşan gelinin başından çemberi düştü, fark etmedi. Ayakkabısının biri tozların içinde kaldı, dönüp almadı. Dokuma şalvarı bacaklarını daladı, oralı olmadı. “Geliin! Geliin! Gâvurun eline düşmeden dön! Hani benim yavrularım nerede? Beş kuzum nerede gelin? Erim nerede? Kayınbabam, öz anam nerede? Bunların ölüleri nerede gelin! Geri dön kurban olam! Gâvur arkandan palayı vurur, yere düşürür! Canlına, ölüne üşüşür! Geri dön allı geliin!” Havva Gelin arkasından söylenenleri duymuyor, aradaki mesafeyi yüz metreden fazla açmış, alabildiğine koşuyordu. “Osman’ımın armağanını beşiğinde unuttum! Döner gelir harpten bu yana, ne derim Osman’ıma? Sarı gülünü soldurdum mu derim? Nasıl derim? Dalından koparttım mı derim? Nasıl derim? Daha sen koklamadan, aha şu bir karış toprağın altında kıvrılıp yatar mı derim? Nasıl derim? Kurban olayım sarı Alimem ağlama, anan geri geliyor! Ey koca Allahım! Ey yüce Allahım! Sarı Alime’me kıyma kurban olayım!” “İn nene attan!” Yetmişlik neneyi attan indirdiler. On dört yaşındaki Mehmet Ali ipten üzengiye ayağını takıp atın üstüne sıçradı. At başını döndürdü Havva Gelin’den yana ve anında dört nala kalktı. Mehmet Ali’nin iki köpeği de peşine düştü. Herkesin gözü atta, at menziline gözünü dikmiş; Mehmet Ali eyerin üstünde atın adımlarına göre kalkıp kalkıp oturmakta... “Komşular biz yolumuza gidelim, Mehmet Ali alır gelir Havva Gelin’i.” Bahriyeli Ali’nin bu sözü üzerine katar yeniden sessizce yola koyuldu. Herkesin içinde Havva Gelin’in çocuğunu unutmasının getirdiği üzüntü ve onun üstüne tuz biber olan doğulu kocakarının söyledikleri. “Benim beş kuzum nerede geliin?” Peki nereye gidiyorlardı? Yuvalarından bir korkuyla çıkmışlardı da nereye sığınacaklardı? Hazal Kadın’ın başına gelenler onların başına gelmeyecek miydi?” Gelin, yanında yürüyen kaynanasına, kaynanası gelinine, kadınlar, Anadolu’nun çileli son yarım, çeyrek yüzyılını, yirmi yılını, on beş yılını birlikte yaşadıkları, çileyi birlikte ekmeklerine katık ettikleri kocalarına, kocası savaşlardan dönmeyenler bebelerine; erkekler, ayağındaki çorabı, başındaki takkeyi ören, üst donunu, içindeki göyneği, alt donunu, sırtındaki mintanı diken, önüne aşını koyan kadınına, kızına belli etmeden baktı, “Acaba kurtuluşa ulaşacak mı?” diye düşündü. Bunu düşünürken bağırlar yandı. “Kurtuluşa varamayan yoksa ben mi olacağım?” Bu soru yürekleri ürpertti. Göç katarının hızı iyice düşmüştü. Adımlar geri geri gidiyor, insanlar nereye gideceğini, yarınının ne olacağını bilememenin tedirginliği içinde ulu dağların eteklerine yaklaşıyordu. “Haydi gel de gidelim be Havva Gelin!” İnsanlar katarın yavaşlamasını Havva Gelin’e bağlayarak gerçeklerden kaçmaya çalışıyordu. “Havva Gelin yetişse de yolumuz açılsa!” Kimse yavaşlayan hayvanına yürü diyemiyor, kendisi de hayvanına ayak uyduruyordu. “Havva Gelin elimizi ayağımızı bağlama kurban olayım!” Oysa hızlarını düşüren kendileriydi. Nereye gideceğini, nerede sığınma bulacağını, yarınının ne olacağını bilememenin perişanlığı adımlarını yavaşlatıyor, içlerinde atlarına, eşeklerine, katırlarına “yürü” demeye bile güç bulamıyorlardı. Mehmet Ali iki köpeği peşinde, Havva Gelin’in yanından hızla geçti köye doğru. Geçerken de soluna döndürüp başını, eyerin üzerinde kalkıp kalkıp otururken, “Bekle Havva Ablam bekle, ben alıp geleceğim Alime’yi!” diye bağırdı. Bir taraftan koşan, bir taraftan Alime’siyle konuşan, kendi kendine karalar bağlayan Havva Gelin, Mehmet Ali’nin sesini duydu ama söylediklerini anlayamadı. Baktı ki, köyünün yeni yetmesi Mehmet Ali yanından hem de atlanmış olarak geçip gider, “Dur Mehmet Ali! Dur da al beni, Alimem beşiğinde kaldı!” diyerek atın kaldırdığı toz bulutunu içine çeke çeke koştu. Mehmet Ali’nin, “Ben gidiyorum Alime’yi almaya! Sen dur Havva Abla!” sözlerini de hiç anlamadı. Nasıl anlasın ki, kalbinin gümbürtüsünden kulakları zaten zor duyar olmuş Havva Gelin’le, on dört yaşındaki halden anlamaz Mehmet Ali, kafasını çevirmeden atıyla konuşur gibi konuşmaktadır. Mehmet Ali’ye kırılıverdi Havva Gelin ve ardından yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağladı. “Atlılar! Atlılar! Yanı çifte itliler! Beni geçip gittiler! Gittiler oy, gittiler oy, oy, oy!” Köyden yana döndü ağladı, dağdan yana döndü ağladı. Süt dolu göğüslerini dövdü, dövdü, ağladı. “Anan seni doğurdu da kınalar mı yaktı eline Alimem? Yakmaz olaydı! İki gün ağrı mı çekti kuzum? Çekmez olaydı! Beşiğine minder mi dikti yavrum? Dikmez olaydı! Nazarlardan korktu da hamaylı mı taktı? Takmaz olaydı! Babanın yollarına mı baktı? Bakmaz olaydı! Öleydi, anan öleydi! Yüreğini bin parçaya böleydi! Sarı gülüm! Maverdem! Alimem!” Mehmet Ali başını çevirip baktı geriye. Oturmuş gördü Havva Gelin’i yolun kenarındaki yavşanların üstüne. Acelesinden başını hemen köyden yana döndürdü. Bilemedi Alime’nin annesinin ağlayıp dövündüğünü. Bir kez daha tekmeledi yağız atın karnını. Yağız at yel oldu uçtu, tozlu yola nallarının değip değmediği kuşkulu. Köpekler peşinden zor yeter oldular. (Yavşan: Kurak arazide yetişen otsu bitki.) **** |