|

1878’de Rus Harbinden sonra Kafkasya’dan İstanbul’a göç eden Çerkez bir ailenin küçük kızıydı. Beş yaşındayken Yıldız Sarayı’nın haremine satıldı. Saray’da büyüdü ve uzun boyu, narin endamı, iri ela gözleriyle Ayşe Nihal, haremin en güzel cariyelerinden biri oldu. Bir kızgınlık anında Padişah II. Abdülhamit hakkında söylediği sözler ve cuma selamlığına çıkmak istememesi başına olmadık dertler açtı. Şehzadelere, paşalara layık görülüyordu; ama o, Padişah’ın da ikazını dinlemeyip, Maiyet-i Seniye Çavuşu Fahri Efendi’yle evlendi ve Anadolu yollarına düştü. Gittiği yerlerde, vakur hal ve davranışlarıyla saygı gördü, “Saraylı Hanım” diye çağrıldı. Ne var ki gelişen olaylar; Abdülhamit’in kocasını sürgüne göndermesi, Damat Ferit’in ittihatçılara açtığı savaş ve Yozgat’ta Çapanoğulları isyanı; bir de kocasının hataları, o vakur Saraylı Hanım’ın yaşamını altüst etti.
TÜRK ROMANININ YÜZAKI HASAN ESKİL’E BİR TEŞEKKÜR YETERM’OLA? İlk romanı “Köprüde Kadınlar Var”ı gecenin bir yarısı elime alıp sabah ezanında bitirdiğim zaman, Türk romanı adına duyduğum kıvancı şu anda da yaşıyorum. Saraydan çıkıp serüvenini Anadolu’da sürdüren güzel mi güzel bir “Cariye”nin yaşamı, içinde o canım, o eşi menendi olmayan ve olmayacak, o yüce insan Mustafa Kemal’in de yer aldığı bir roman. Evet ısrarla ve dahi inatla yazıyorum, bu da ele alındığında bırakılamayacak bir roman, gerçeğe Hü!.. Sözümün özü: Hasan Eskil son yıllarda Türk romanının gerçek yüzakıdır, bu cana göre de. O’na salt bir teşekkür yeterm’ola? Ah ki ah, bir de şu kadarını kestik, şu kadarını öldürdük dese/diyebilse dünyaca ünlenecek! Bu yönde yeteneksizin teki!. Neyse ki bunlara gereksinimi yok! FİKRET OTYAM
Romandan Bir Bölüm: …. Ekim ayının ılık günlerinden biriydi. Tevfik öğleye doğru uyandı, sandaldan sahile atlayıp gerindi, “amma da uyumuşum” diyerek Tophane Çeşmesi’ne elini yüzünü yıkamaya gitti. Gece çok geç gelmiş, iki saat uyuyamadan da balığa çıkmışlardı. Gün doğmadan balıktan dönmüşler, o kadar yorgunluğun üzerine sırtlarında balık seleleriyle Tophane yokuşunu tırmanarak Balıkhane’ye balık taşımışlardı. “Çok da içmişim” dedi yüzünü yıkarken. “O halimle nasıl balığa çıktım, nasıl o yokuşu tırmandım doğrusu bilemiyorum.” Sahile bir göz attı. “Bu madama da ağzındaki baklayı bir türlü çıkarmadı dün gece. Söyleyeceği her neyse, beni öfkelendirecek bir şeydi herhalde. ‘Yarın seni Fındıklı’da bulur, teklifimi söylerler’ dedi, işin içinden çıktı. Sahilde de in cin top oynuyor doğrusu.” Yüzünü boynunu kurulayarak Fındıklı sahiline doğru yürüdü. Yolun ortasına gelmişti ki Beşiktaş tarafından, ağaçların arasından bir fayton göründü. Faytona aldırmadan yoluna devam etti. Sahile yaklaşırken faytonun durduğunu, içinden uzun boylu, iri yarı bir Arap’ın çıktığını gördü. Adamın kendisine el salladığını görünce durup beklemeye başladı. Yağlı karınlı, tüysüz yüzünün yarısını iri dudakları kaplamış, fesinin altındaki saçları kıvır kıvır Arap iki adımda yanına ulaşıp selam verdi. “Aleykümselam” dedi Tevfik. “Sen Kafkasya’dan mı geldin?” diye sordu Arap. İri gövdesinden beklenmeyecek ve insanı rahatsız edecek derecede ince ve tiz bir sesi vardı. Tevfik, “Evet” anlamında başını öne salladı. Arap, genç adamın yanına gelip elini omzuna koydu. “Adını de bakayım, adın ne senin?” Uysal görünüşlü genç adam birdenbire haşin bir tavır takındı. Sert bir ses tonuyla, “Ne yapacaksın adımı?” diye karşılık verirken, silkelenip omzunu Arap’ın elinden kurtardı. Arap, genç adamın sert tepkisine aldırmaz göründü. Gülümseyerek, “Kızma aslanım, sana bir kötülük yapacak değilim” dedi. Genç adam bu sözlere daha da sinirlendi. “Ateş olsan cürümün kadar yer yakarsın be!” Konuşurken sesini iyice yükseltmişti. “Beni sorgu suale mi tabi tutuyorsun?..” Karşısındaki kızıp köpürürken Arap oldukça sakin davranıyordu. Bu tür tepkilere alışık bir hali vardı. “Beni Madam Mari gönderdi de… Adın Tevfik olmalı herhalde.” Tevfik’in şaşkınlıktan mavi gözleri fincan gibi açıldı. Madamanın bu Arap’la ne işi olabilirdi ki?.. Bu iş can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı… “Kafkasyalı olduğumu da adımı da duydun işte! Ne istiyorsun benden?” Arap neredeyse fısıldar gibi, “Beni öyle öfkelenip falan etmeden dinle” dedi, “Ben Hünkâr’ımızın sarayındanım. Adım Elmas Ağa. Haremağasıyım anlayacağın. Cennet mekân Padişahımız Abdülmecit Han 1839, 1856 yıllarında yayımladığı Tanzimat ve Islahat fermanlarında, ‘Tebaamın canı, ırzı, namusu benim korumam altındadır; Müslüman olmayan tebaam Müslüman ahaliyle aynı haklara sahiptir’ buyurdu. Ondan sonra gelen Abdülaziz Han da yayımladığı hattı hümayunda, atasının koyduğu kuralları aynen sürdüreceğini yedi düvele duyurunca, insanlar köle olarak alınıp satılamaz oldu, saraya cariye bulmak zorlaştı. Oysa, Osmanlı sarayı cariyesiz olmaz. O cariyeler ki, hünkârlara, onların kadınlarına, sultanlara, şehzadelere, paşalara hizmet eder, saraylarda büyür, yetişir, sonra da pek çoğu şehzade ya da paşa karısı olurlar. Padişahlarımızın anneleri gençlik yıllarında birer cariyeydi. Rus, Sırp ve Rum’larla kavgaya tutuşmadan önce, sarayı bunların güzel kızları süslermiş. şimdilerde daha ziyade Çerkez, Gürcü ve Abhaz kızları alınıyor saraya.” Genç adam omuzlarını kaldırarak, “Bana ne bunlardan?” diye araya girdi. Arap, yüzünde aynı rahat gülümsemeyle, “Sana iyilik yapmak istiyorum aslanım” dedi. “Madam Mari’nin söylediğine göre yeğenin Çerkez kızları varmış… Onları bana getirirsen sana bir kız için bir kese altın veririm. Hem senin hayatın kurtulur, hem de Hünkârımızın sarayında büyüyecek olan yeğenlerinin... Sarayda musiki, edebiyat, şiir, giyim, kuşam dersleri alırlar, edep erkân bellerler. Büyüdüklerinde de bir paşa veya bir şehzadeyle evlenir. O şehzadenin padişah, o paşanın da sadrazam olmayacağını kimse söyleyemez. Hatta doğrudan Padişahın ikbali, kadınefendisi olması da mümkün. Yani Osmanlı tahtına geçecek şehzadeyi doğurması... Anladın mı söylediklerimi?” ****
|